17. Yüzyılda Hollanda’da gerçekleşen Lale Çılgınlığı’nı bilirsiniz. 20. Yüzyıl içinse bu çılgınlıklara benzer pek çok spekülatif çılgınlık yaşandı.

Bu resim ChatGPT’ye çizdirilmiştir.

Gerçekleşip başarısız olanlar, finansal balonlar, vaatler, kamuoyu algıları ve tamamen hayali teknolojiler… Teknoloji tarihi pek çok başarı örneğine sahip olduğu gibi pek çok rezillikle de dolu. Peki neden bunlara bir göz atmıyoruz

Teknoloji Balonları

O balon bu balon değil

Teknoloji tarihindeki balonlar, genellikle bir ürünün veya teknolojinin gerçek potansiyelinden çok daha büyük beklentilerle abartılması sonucu oluşan ve sonunda patlayan hype (heyecan) dönemleridir. Son yüzyılda pek çok örnek görülmüştür, hatta bir kısmına direk şahit de olduk.

Bu yazımda ben, bu örnekleri üç ana kategoride inceleyeceğim. Çünkü bazı balonları daha az hırpalamam gerekiyor çünkü iyi niyet facialarına dönüşenler, yanlış zamanda yanlış yerde bulunanlar varken; şarlatanları onlardan ayrı da tutmak gerekiyor. Ancak pek çoğunda da gerçeten beklentiler mi büyüktü, yoksa delicesine spekülasyon içeren şempanzelikler miydi emin olamayacağım. Yine de kabaca şu şekilde sıralayabilirim:

  1. Büyük beklentilerle gerçeğe dönüşen fakat başarısız olan girişimler,
  2. Tam anlamıyla gerçekleşmeyen veya abartılıp hayal kırıklığına dönüşen teknolojiler,
  3. Finansal teknoloji balonları (spekülatif piyasa çılgınlıkları).

Örneklerin pek çoğu, ortaya çıkış dönemi, vaatleri, medya ve yatırımcı tepkileri ile eşsiz. Ben de bu eşsiz balonların, neden balon olduğu ve nasıl çöktüğüne değineceğim. Ve bazılarının kısa vadeli veya kalıcı etkilerini ele alacağım.

1. Gerçekleşip Büyük Beklentilere Rağmen Başarısız Olanlar

Bu kategoride, piyasaya sürülmüş ve belirli bir dönemde büyük heyecan yaratmış ancak vaatlerini gerçekleştiremeyip fiyasko ile sonuçlanmış teknoloji ürünleri ve girişimler yer alıyor. Genellikle bu projeler, gerçekten piyasaya çıkmış olmalarına rağmen, ya teknik başarısızlık ya da pazarın onları reddetmesi nedeniyle “balon” olarak anılırlar.

Google Glass — Giyilebilir Teknoloji Hype’ı ve Hayal Kırıklığı

En büyüğünü ve benim de taaa çocukluktan takip ettiğim bu projeyi en başa koymak istedim, Google Glass ve vaadettiği giyilebilir teknoloji ekolü.

Google Glass, Google’ın artırılmış gerçeklik özellikli akıllı gözlük projesi olarak ilk kez 2012’de duyuruldu, 2013’te ise sınırlı sayıda geliştirici ve meraklıya $1.500 fiyatla “Explorer Edition” sürümü dağıtıldı. Gözlük, temelde entegre bir ekran ve kamerayla gerçek zamanlı bilgi, bildirim ve medya içeriğini kullanıcının görüş alanına yansıtarak eller serbest bir şekilde akıllı telefonlardan alışık olduğumuz deneyim sunmayı hedefledi. Bu arada duyrulduğu dönem akıllı telefonların ilk altın çağlarıydı da.

Bugün “OK Google” ile sesli asistana erişirken, temeli taa ozamanlarda “OK Glass” denilerek atılan bir sesli asistana, adım adım yol tarifi ve çevre etkileşimine; e-posta, mesaj, ajanda uyarıları anlık olarak gösterebilme ve yanıtlayabilme gibi özelliklere sahipti.

Esasında, göz hizanızda dijital bilgi sunarak akıllı telefon deneyimini değiştirmeyi vaat etti. Küçük bir prizma ekran aracılığıyla kullanıcının bakış alanına metinler, bildirimler, haritalar yansıtabiliyor; sesli komutla fotoğraf çekip video kaydedebiliyor ve internete bağlanabilen bu cihaz, “giyilebilir bilgisayar” çağını başlatacak bir adım olarak görülüyordu. Google’ın vizyonuna göre Glass kullanıcıları navigasyon yönlerini gözlüklerinden alacak, anında fotoğraf/video paylaşacak, yürürken mesaj okuyup cevaplayabilecekti — hem de eller serbest şekilde. Bu, o dönem için bile bilim kurguvari sayabileceğimiz bir atılımdı ve haklı olarak geleceğin teknolojisi olarak lanse edildi.

Başlangıçta medya tabi ki Glass’a büyük ilgi gösterdi, çünkü şirket Android sayesinde akıllı telefon çağını başlatmıştı. 2012’de Sergey Brin prototip gözlükle basına poz verdiğinde manşetler “Google gözlüğüyle geleceği getiriyor” şeklindeydi. 2013’te erken kullanıcılar (Explorer’lar) deneyimlerini paylaştığında teknoloji basını bunu coşkuyla aktardı. Ancak çok geçmeden toplumda ve medyada tepki oluşmaya başladı. En büyük endişe, Glass’ın üzerinde sürekli açık bir kamera olmasıydı. Birçok kişi, bu gözlüğü takanların habersiz video çekebileceğinden korktu; bazı barlar ve restoranlar “Google Glass yasaktır” duyuruları asarak gizlilik kaygılarını dile getirdi. Hatta Glass takanlara, etrafa rahatsız bakışlar atmaları ve mahremiyete saygı göstermedikleri düşünüldüğü için İngilizce’de “Glasshole” (Glass-ahmakları) yakıştırması bile yapıldı. Yatırımcılar başlangıçta heyecan duysalar da, ürünün geniş kitlece benimsenme işaretleri zayıf kalınca Google içindeki destek de azaldı. Bu cihaz 2014’te İngiltere dahil bazı ülkelerde de satışa sunulmasına rağmen, beklenen tüketici lansmanı hiçbir zaman tam anlamıyla gelmedi; Ocak 2015’te Google, Glass’ın mevcut formda üretiminin durdurulduğunu açıkladı. Sonraki yıllarda proje kurumsal kullanım odaklı devam etse de halka dönük bir ürün olarak Google Glass ömrünü tamamladı. Sonuçta kamuoyu tepkisi ve kullanım zorlukları nedeniyle Glass, beklenen tüketici devrimini gerçekleştiremeden raftan kalktı.

Google Glass’ın başarısızlığına neden olan birkaç kritik etmen var diyebilirim, bunlar fiyat, mahremiyet ve kullanım deneyimi.

İlk olarak, $1.500 gibi çok yüksek bir fiyat geniş kitlelere ulaşmasını engelledi; çoğu insan bu tutarı ödeyip toplumsal tepki çeken bir cihaz takmak istemedi.

İkincisi, kamera ve yüz tanıma potansiyeli ciddi gizlilik sorunları yarattı — insanlar yanında biri Glass takıyorsa tedirgin oluyordu.

Üçüncüsü, cihazın pratik faydası sınırlıydı: kısa pil ömrü, kısıtlı uygulamalar ve takan kişinin tuhaf görünmesi gibi etkenler, Glass’ı günlük hayatta cazip kılmadı.

Nitekim Google, Glass’ın sosyal açıdan “garip ve pahalı” bir oyuncak olarak kaldığını kabul etti. Resmî açıklamalarda proje durdurulsa da teknolojiden vazgeçilmediği söylendi, bu noktada aslında VR gözlüklere doğru giden bir çağa neden oldu denilebilir bile.

Glass’ın yaratttığı hayal kırıklığı, teknoloji sektörüne kullanıcı geri bildiriminin ve toplumsal normların önemini hatırlattı. Kısa vadede Google, itibar kaybını telafi etmek için projeyi yeniden konumlandırdı ve benzer ürün geliştiren diğer şirketler (ör. Microsoft HoloLens) daha dikkatli adımlar attı. Glass’ın deneyimi sayesinde artırılmış gerçeklik gözlüklerinde mahremiyet ve tasarım konularına daha fazla odaklanılır oldu.

Uzun vadede, tüketiciye yönelik akıllı gözlük hayali ertelense de tamamen ölmedi — Oculus, Snap Spectacles veya Apple Glass gibi VR, AR, XR ürünleri, Google Glass’tan alınan derslerle şekillendi.

Glass fiyaskosu, bence 3D TV gibi başka balonlarla birlikte, teknolojik yeniliklerin pazara sunulmadan önce insani faktörler gözetilmediğinde nasıl çuvallayabileceğinin bir örneği olarak literatürümüzde baş köşeyi kaptı.

Segway — Kişisel Taşıma Devrimi

Segway, iki tekerlekli kişisel taşıma aracı “Segway PT” ilk kez Aralık 2001’de büyük bir merak kampanyası ardından kamuoyuna tanıtıldı. Mucidi Dean Kamen, bu kendinden dengeli elektrikli skutırı Good Morning America programında tüm dünyaya gösterdi. 2002’de yaklaşık 5.000 dolar fiyatla satışa çıkan Segway, 2000’ler boyunca sınırlı da olsa piyasada kalmayı başardı. Ancak beklenen devrim hiçbir zaman gerçekleşmedi ve Segway üretimi Temmuz 2020’de tamamen durduruldu.

Segway piyasaya çıkmadan önce hakkında inanılmaz söylentiler dolaşıyordu. Kod adı “Ginger” olan bu cihazın şehir içi ulaşımı kökten değiştireceği, insanların artık yürümek veya araba kullanmak yerine Segway ile dolaşacağı iddia ediliyordu. Hatta ünlü girişimci John Doerr, Segway’in “tarihte en hızlı 1 milyar dolar satış barajını aşan ürün” olacağını ve “Internet’ten bile büyük” bir etki yaratacağını öngörmüştü, ne öngörü ama. Beklenti o kadar yüksekti ki, Kamen 2002 sonunda haftada 10 bin adet Segway satılacağını hesaplıyordu ki bu yılda yarım milyon cihaz demekti. Dahası Segway, vaatlerine göre şehirlerin yapısını dahi değiştirecek bir teknolojik devrim olacaktı. Toplu taşımadan sonraki en büyük devrimdi bile denilebilir.

Tanıtım öncesi dönemde medya ve kamuoyu Segway hakkındaki ipuçlarıyla çalkalandı. 2001’de Time dergisi cihazı “Mucize Taşıt” diye anıp, Steve Jobs ve Jeff Bezos gibi teknoloji liderleri bile prototipi önceden görerek yorum yapmışlardı. Bezos ürünü “harika ama pratikte zor” bulurken, Jobs ABD’nin alt yapısının bu alete uygun olmadığını söylemişti. İlk gösterimde cihaz teknik olarak etkileyiciydi, kendi kendini dengeliyor, vücut hareketiyle yönlendiriliyordu. O kadar etkileyici bulundu ki birçok erken benimseyen yatırımcı (Apple kurucusu Steve Wozniak da bu listede vardı) bunlardan satın aldı. Buna rağmen, genel halk nezdinde Segway’e karşı bir mesafe vardı. Basında “yürümeyi unutturacak o mucize icat” manşetleri çıksa da, yüksek fiyatı ve yasal belirsizlikler nedeniyle yatırımcılar satış rakamlarında hayal kırıklığı yaşadı.

Segway’in başarısız olmasının temel nedeni sosyal ve pratik gerçeklerin göz ardı edilmesiydi. Teknoloji çalışıyordu ancak insan davranışları ve altyapı hesaba katılmamıştı, özellikle de yasal düzenlemelerin eksikliği (ki bugün aynısını scooterler için de konuşuyoruz — cihazın kaldırımda mı yolda mı kullanılacağı sorunu) cihazın kullanımına dair önyargılar ve çekincelere neden oldu. Cihaz, yaya kaldırımları için hızlı ve ağır, yollar için ise yavaş kalıyordu; birçok şehirde ise direk olarak yasal statüsü net olmadığı için kullanıcılar sokakta nereye gideceklerini bilemediler. Ayrıca yaklaşık 5 bin dolarlık fiyat etiketine rağmen, sunduğu fayda bir bisiklet veya yürümekten çok üstün değildi. Bu nedenle ilk 5 yılda hedeflenen satışların %1’ine bile ulaşılamadı — örneğin 2002 sonunda hedeflenen haftada 10 bin satışken, Segway altı yılda toplam yalnızca 30 bin adet satabildi.

Mali sorunlar da şirket birkaç kez el değiştirmesine neden oldu. 2015’te Wired dergisi Segway’i “ölü” ilan eden bir makale yayınladı, zira cihaz bir teknoloji esprisi haline gelmişti, aynı bir süredir Java’nın programlama dünyasında ölüm esprisi haline gelmesi gibi.

Nihai olarak, 2020 yılında Segway’in yeni sahibi şirket, bu aracın satışlarının toplam gelirlerinin sadece %1.5’ini oluşturduğunu ve artık ekonomik olmadığını duyurarak üretimi tamamen durdurdu. Bir zamanların “taşıma devrimi”, 20 yılın sonunda güvenlik görevlileri ve turist turlarının niş aracı olarak anılıp sahneyi terk etti.

Segway’in başarısızlığının bize kattığı en temel çıkarım, teknoloji dünyasında “her yenilik, devrim demek değildir”sözünü doğrulaması oldu diyebilirim. Kısa vadede Segway, özellikle güvenlik ve turizm alanında niş bir kullanım alanı buldu (havaalanı polis devriyeleri, şehir içi turist gezileri gibi). Kalıcı etkisi ise mikro-mobilite kavramının gelişimine dolaylı katkısı oldu. Segway’in teknoloji mirası, bugün gördüğümüz elektrikli scooterlar ve hoverboard’lar gibi kişisel taşıtlara zemin hazırladı; insanlar belki iki tekerlekli dev bir cihaz yerine daha pratik küçük scooter’ları benimsediler. Hala scooterler konusunda bile yasal çekinceler ve düzenleme eksikleri olsa bile, kullanıcı alışkanlıklarının ve düzenleyici çevrenin öneminin Segway ile anlaşılması scooterleri onun daha üstüne getirerek, girişimcilere salt mühendislik harikasının yetmediğini, toplumsal uyumun da şart olduğunu gösterdi.

Juicero — Yüksek Teknolojili Meyve Sıkacağı Fiyaskosu

Bu acaip bir fiyasko geliyor bana. Yatırım yapılırken bazen güzel görünen fikirleri saplantı haline getirerek yapınca neler başınıza gelebileceğine dair güzel bir örnek çünkü elimizde ne var Juicero ile alakalı.

Kendisi, 2016 yılında pazara sunulan ve Silicon Valley tarihinin en sansasyonel mutfak aleti girişimlerinden biri olarak ün kazanan bir üründü. Doug Evans adlı girişimci tarafından kurulan şirket, internet bağlantılı ve tek tuşla soğuk sıkım meyve suyu üreten bir cihaz geliştirdi. Evet yanlış duymadınız soğuk sıkım meyve suyu cihazı…Yatırımcısı olduğumu düşünmeye çalışıyorum ama o role giremiyorum. Bence bu kadar saçma ve gereksiz olan bu icat bir de 2016’da $699 fiyatla satışa çıkmış, 2017 yılı başına kadar toplam $120 milyon gibi büyük bir yatırım almıştı. Ancak ömrü bir meyve sıkımlık kadar çok sürdü; şirket 2017 Eylül ayında, lansmandan sadece 16 ay sonra kepenk indirdi.

Juicero’nun vaat ettiği şey, önceden doğranmış meyve-sebze pürelerinin bulunduğu özel paketleri cihazına yerleştirip tek tuşla taze sıkılmış meyve suyu alabilmekti. Yani evde meyve kesme, temizleme zahmeti olmadan, bir kapsül kahve makinesi kolaylığında yüksek kaliteli soğuk sıkım (besin değerini koruyan) meyve suyu üretmek… Cihaz ayrıca Wi-Fi bağlantısıyla paketlerin tazelik tarihini kontrol etme, besin bilgisini uygulamada gösterme gibi “akıllı” özellikler vaat ediyordu. Kısacası Juicero, teknoloji ve sağlıklı yaşam trendini birleştirerek mutfaklara yenilik getireceği iddiasındaydı.

İlk başta Silikon Vadisi’ndeki yatırımcılar ve basın Juicero’ya oldukça olumlu yaklaştı. Google Ventures ve ünlü sermayedarlar projeye milyonlar akıttı. New York Times gibi yayınlarda övgüyle bahsedilen şirket, 2016’da ve 2017 başlarında “gıda teknolojisinde devrim” örneği olarak lanse edildi.

Ancak bu balonu Bloomberg News patlattı. Bloomberg tarafından yapılan bir deneyde gazeteciler, Juicero paketlerini cihaza koymadan elle sıkarak neredeyse aynı hız ve miktarda meyve suyu elde etmeyi başardılar. Bu haber ve yayınlanan videolar internet üzerinde viral oldu. Medyada Juicero alay konusu haline geldi, kullanıcılar “$400 değerindeki bu makine aslında iki elinizden daha güçsüz” diyerek şirketle dalga geçti. Yatırımcılar şok geçirirken, Juicero’nun kurucusu Doug Evans’ın kendini Steve Jobs ile kıyaslaması ve cihazın 4 tonluk baskı gücüne sahip olduğunu övmesi de eleştiri oklarını artırdı.

Juicero , ürünün vaadinin anlamsız derecede abartılı çıkması yüzünden patladı. Ortada aslında ciddi bir teknoloji vardı (cihaz gerçekten birim hacimine oranla güçlü bir pres mekanizmasına sahipti), ancak çözdüğü problem yok denecek kadar küçüktü — zira aynı meyve suyu, paketi elle sıkınca da elde edilebiliyordu. $699 fiyat etiketine rağmen cihaz, kullanıcıya elle yapabileceğinden fazlasını sunmuyordu. Bloomberg’in ifşa videosundan sonra şirketin imajı düzelmeyecek biçimde zedelendi. Juicero önce cihazın fiyatını $400’a indirmeye çalıştı, ardından Ağustos 2017’de üretimi durdurdu ve Eylül 2017’de tamamen faaliyetlerini sonlandırdığını açıkladı. Bu süreçte binlerce müşterisine parasını iade etmeye çalıştı ancak itibar çoktan yerle bir olmuştu. Sonuç olarak Juicero, Silikon Vadisi’nin en çok alay edilen başarısızlıklarından biri olarak tarihe geçti.

Juicero’nun çöküşü kısa vadede yatırımcıları ve girişimcileri, özellikle donanım projelerinde, gerçek tüketici ihtiyacını sorgulamaya itti. Bu fiyasko, “yüksek teknoloji her zaman ihtiyaç duyulan bir çözüm üretmiyor” gerçeğini gözler önüne serdi. Sosyal medyada Juicero, ismi her geçtiğinde gülünç bir örnek olarak anılır oldu ve Silikon Vadisi’nin zaman zaman ne denli kopuk inovasyonlar peşinde koşabildiğinin sembolü haline geldi. Kalıcı etkilerine bakarsak: bu olay sonrasında benzer “akıllı mutfak aletleri” projelerine karşı yatırımcılar daha temkinli yaklaşmaya başladılar. Juicero ayrıca, tüketicilerin basit bir soruyla — “Bu alet benim hangi problemimi çözüyor?” — bakmadan bir ürüne para yatırmayacaklarını gösterdi. Özetle Juicero balonu, teknoloji sektörü için pahalı bir ders işlevi gördü diyebilirim.

2. Gerçekleşmeyen veya Abartılıp Hayal Kırıklığına Dönüşen Teknolojiler

Bu kategoride, somut bir ürün olarak geniş kitlelere ulaşmamış veya ulaşmış gibi davranılsa da somut ürünü yalandan ibaret olan teknolojilerden bahsedeğim. Aralarında uzun yıllar boyunca popüler kültürde ve medyada aşırı beklentiyle yer almış teknolojik hayaller bulunmaktadır. Uçan arabalar, kişisel jetpack’ler veya holografik ev sinemaları gibi konular, çoğu zaman gelecekte hayatımızın parçası olacağı düşünülerek abartıldı; fakat ya teknik engeller nedeniyle gerçekleşemedi ya da denendiğinde beklenen etkiyi yaratamadı. Ancak bunlar arasında yeri dolandırıcılıkla ve halk sağlığına verdiği zararla koca gözlü bir ablamızın şirketi ile başlayacağım.

Theranos — Kan Testinde Devrim İddiası

En büyük bilimsel teknoloji dolandırıcılıklarından bir tanesi olan Theranos, 2003 yılında 19 yaşındaki Stanford terk öğrenci Elizabeth Holmes tarafından kurulan bir sağlık teknolojisi girişimidir. Özellikle 2013–2014 yıllarında, Silikon Vadisi’nde en parlak startup’lardan biri haline gelerek yaklaşık 9 milyar dolar piyasa değerine ulaştı.

Şirket, sadece parmak ucundan alınacak bir damla kanla yüzlerce kan testini hızlı ve ucuz şekilde yapabilecek kompakt bir cihaz geliştirdiğini iddia ediyordu. Bu teknoloji gerçek olsaydı, kan testlerinde devrim yaparak sağlık sektöründe büyük kolaylık sağlayacaktı. Düşününsenize, işe girişte tam detaylı kan testi verdiğinizde bazen 4 bazen 6 tüp kan veriyorsunuz, o bile sadece mühim testleri yapmak için kullanılıyor. Tam kan taraması ise en son geçen ay yaptırdığımdan hatırladığım 10 tüp kan gerektiriyor.

Holmes, bu fikrin “dünyayı değiştireceğini” ve milyonlarca hayat kurtaracağını sürekli vurgulayarak büyük bir vizyon çizmişti. Çünkü kendisi Stanford terk mükemmel bir ailede büyümüş görgülü bir bilim kadınıydı… Nitekim bu vaatler gerçek olsaydı fakir ülkelerde sağlık konusunda bir devrim olacaktı. Düşünün afrikada bir kan testi yapmak için o kadar tüpü temiz, stabil ortamlarda incelemek, uygun laboratuarı sağlamak nerdeyse imkansızken bir makineyle bir damla kan ile onlarca testi yapabilecek bir makine dünya için ne kadar değerli bir buluştu

Vaatler o kadar etkileyiciydi ki Theranos yıllar içinde 700 milyon dolardan fazla yatırım topladı ve yönetim kurulunda eski ABD Dışişleri Bakanları gibi ünlü isimler yer. Medya, Holmes’u bir anda “Silikon Vadisi’nin yeni dahisi” ve en genç kadın milyarder olarak manşetlere taşıdı; Fortune, Forbes, The New Yorker gibi yayınlar kendisini kapak yaptı. Kısacası Theranos, kuruluşundan itibaren yaklaşık on yıl boyunca neredeyse evrensel bir övgü figürü olarak parlatıldı ve hem kamuoyu hem yatırımcılar nezdinde büyük güven kazandı

Ne yazık ki Theranos’un hikâyesi bir teknoloji balonu olduğunun ortaya çıkmasıyla hızla sona erdi, ve Elizabeth Holmes yargılandı. Hepsinden önce şirketin vaat ettiği cihaz hiçbir zaman tutarlı biçimde çalışmıyordu. Ve buna rağmen Theranos onlarca kan testi yaptı, bu testlerin çoğunda yanıltıcı veriler konulduğu gibi pek çok testin sonucu olmamasına rağmen ortalama veriler girilerek test yaptıran insanların sağlık bilgileri bu yalan yanlış bilgiler ile oluşturuldu.

2015 yılında Wall Street Journal’da çıkan bir soruşturma haberi, Theranos’un iddia ettiği testleri aslında geleneksel cihazlarla gizlice yaptığını ve teknolojisinin esasen bir aldatmaca olduğunu ortaya koydu. Bu haber başta engellenmeye çalışılsa da sonradan yeni soruşturmalara kapı açtı, gazetecilerin araştırmaları bu soruşturmayı ifşaat boyutuna çıkarttı ve Silikon Vadisi’nde deprem etkisi yarattı.

Sonraki aylarda şirket hakkında sağlık otoriteleri ve yatırımcılardan ardı ardına soruşturmalar başladı. 2016’ya gelindiğinde Theranos’un eczane ortağı Walgreens işbirliğini sonlandırdı, Holmes’un kişisel serveti kağıt üzerinde “sıfıra” indi ve şirket değeri tamamen eridi. Sonuçta 2018’de Theranos tamamen kapandı; Elizabeth Holmes ve şirket COO’su Sunny Balwani yatırım dolandırıcılığı ile suçlandı ve yargılandı. Holmes 2022 başında dolandırıcılıktan suçlu bulundu ve yaklaşık 11 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Balonun patlamasıyla bir zamanların milyarlar değerindeki şirketi, kurucularının hapse girdiği bir skandala dönüşmüş oldu.

Theranos skandalı, Silikon Vadisi’nde ve sağlık teknolojisi sektöründe büyük bir ders olarak kaldı. Kısa vadede, yatırımcılar ve medya derin bir güven sarsılması yaşadı; dönemin diğer sağlık girişimleri de daha sıkı incelemeye tabi tutuldu. Uzun vadede ise Theranos, teknoloji dünyasında “önce gör, sonra inan” yaklaşımının önemini hatırlatan bir örnek haline geldi. Bu olay sonrası biyoteknoloji yatırımlarında daha temkinli davranılmaya başlandığı, düzenleyicilerin de laboratuvar test şirketlerine denetimleri arttırdığı da biliniyor. Ayrıca Theranos’un çöküşü, kitaplara, belgesellere konu olarak halka açık bir ibret hikâyesi vazifesi gördü.

Hatta bu yazıyı yazarken aklımın kenarında hep Evrim Ağacı’nın o videosu dönüyor. Nitekim onu da aşağıya bırakıyorum.

YouTube videosunu izle

Uçan Arabalar — Hep 20 Yıl Uzakta Olan Gelecek

Uçan araba fikri neredeyse modern otomobilin icadı kadar eskidir. 20. yüzyılın başlarından beri mucitler karayolu ile havayolunu birleştirecek araçlar tasarladılar.

Özellikle 1950’lerde ilk prototipler ve konseptler çok konuşuldu. İlginçtir bugün bile uçan arabalar görmezken taaa 1949’da Molt Taylor’ın Aerocar’ı ABD’de resmi onay bile aldı ve dergiler “2000 yılına gelindiğinde herkes garajından uçarak çıkacak” diye yazdı. 1960’lar, 70’ler boyunca da periyodik olarak uçan araba girişimleri gündeme geldi. Ancak günümüze dek) bu fikir tam anlamıyla gerçekleşmiş değil; sadece küçük ölçekli prototipler, kaba kanatlı tasarımlar, drone benzeri şeyler yapıldı ve bu konu üzerine ancak çok sınırlı sayıda testler yapılabildi.

Uçan arabalar, trafik derdini bitirecek ve ulaşımda çığır açacak bir konsept olarak pazarlanıyordu. 20. yüzyıl ortasındaki popüler mekanik dergilerinde, geleceğin şehir silüetinde gökyüzünde süzülen arabalar resmediliyordu. Hayal edilen senaryoya göre insanlar evlerinden uçan araçlarıyla havalanacak, işe kuşbakışı gidecek, böylece kara yollarındaki sıkışıklık tarih olacaktı. Kısaca Jetgiller çizgi filmi misali bir gelecek beklentisi hakimdi.

Ayrıca uçan arabaların acil durum kurtarma veya hızlı kargo gibi alanlarda da devrim yapabileceği öne sürülüyordu. Her on yılda bir, “uçan arabalar yakında geliyor” haberleri çıkıyor, kamuoyu bu fikre tekrar ısınıyordu.

Bu kavram, popüler kültürde o kadar yer etti ki, insanlar bir espri olarak “Nerede kaldı uçan arabalarımız?” diye sormaya başladı. 1960’larda ve 70’lerde pek çok TV programı ve fuarda prototip uçan arabalar gösterildiğinde medya coşkuyla karşıladı. Örneğin 1964 New York Dünya Fuarı’nda sergilenen konseptler büyük ilgi çekmişti. Ancak defalarca ertelenen sözler insanların beklentisini törpüledi. 1990’lara gelindiğinde hâlâ elle tutulur bir ürün olmayınca uçan araba fikri biraz “fantezi” kategorisine kaydı. Yatırımcılar ise zaman zaman heveslense de (örneğin 2010’da Terrafugia ve AeroMobil gibi start-up’lar yatırım topladı), somut bir tüketici pazarı oluşmadığı için büyük sermaye girişi sınırlı kaldı.

Uçan araba aslında teknik, düzenleyici ve pratik engeller nedeniyle hiçbir zaman tam anlamıyla gerçekleşemeden batmış çok akıllıca bir fikir denebilir. Ancak bir aracın hem kara hem hava taşıtı olması birçok zorluğu beraberinde getireceği aşikar. Ekstra parçalar (kanat, pervane vs.) aracı ağırlaştırıp karmaşık hale getirmesi; sıradan sürücülerin pilotaj becerisi olmaması, havada güvenlik riski yükseltmesi; hava trafiğinin düzenlenmesi gerektirmesi gibi pek çok konu var uçan arabaların bugünlerde hala geliştirememesine neden olan. Örneğin ilk nesil uçan araba girişimleri kalkış/iniş için pist gerektiriyordu, ki bu da “garajdan havalanma” hayalini anlamsız kıldı. E zaten bu zaten uçak. Helikopter gibi dikey kalkış yapabilen modeller ise çok gürültülü, yakıt tüketimi yüksek ve pahalıydı. E zaten bu da helikopter. Kısacası bu teknoloji ek bir şey elde etmemizi sağlamayacak ki. Günümüzde drone teknolojisi, yapay zekâlı uçuş sistemleri gibi gelişmelerle yeniden bir umut belirdi (Airbus’ın Vahana projesi, Volocopter gibi 18 pervaneli hava taksileri test ediliyor. Türkiye’de ise Baykar’ın Cezeri uçan arabası hala geliştirme ve test aşamasında.

Ancak halen her eve bir uçan araba ütopyası gerçekleşmekten uzak. Bu teknoloji yıllardır bir şişirilip duruyor, fakat henüz bu konudan dolayı batan bir şirket olmasa da ufukta hep belirsiz bir vaad olarak kalıyor.

Uçan arabaların gerçek olmaması, kısa vadede elbette kimseye direkt zarar vermedi; ancak bu alana yatırım yapan girişimciler ve hevesli müşteriler için tekrar tekrar hayal kırıklığı yarattı. Örneğin Moller Skycar adlı girişim, on yıllar boyunca yatırım toplayıp defalarca teslim tarihini ertelediği için güven kaybetti. Kalıcı etkilerine baktığımızda, uçan araba fikri teknoloji kültürünün bir parçası oldu — bugün dahi bir yenilik tanıtıldığında “o araba bu araba” şeklinde dalga geçiliyor. Öte yandan, uçan araba hayalinin tam olarak ölmediğini de belirtmek gerek; son dönemdeki elektrikli dikey kalkış araçları (eVTOL) aslında uçan araba amacına daha yakın ve Tesla gibi firmaların otopilot özelliklerini 10 senede ileriye taşıması sebebiyle bazı şehirlerde otonom uçan taksi pilot projeleri göreceğimiz konuşuluyor. Yine de, bu konsept şimdilik günlük hayatımızda yer bulamadı ve 20. yüzyılın büyük teknolojik hayallerinden biri olarak anılmaya devam ediyor.

Jetpack’ler — “Giyilebilir Roket” Rüyası

Sırt roketi veya jetpack fikri özellikle 1950’lerin sonu ve 1960’larda büyük popülerlik kazananan esasında çok hoş da duran bir fikir.

Jetpack’ler, sırta takılan roketler ile insana kuş misali özgürce uçma imkânı verecekti. Hayali kurulan senaryoda, bir kişi sırtına takacağı küçük bir roket motoruyla dikey olarak havalanıp kısa mesafelerde uçarak gidebilirdi. Bu sayede askeri birlikler arazide engelleri aşacak, itfaiyeciler yüksek binaların tepesine roketle ulaşacak, şehir içi ulaşım sıkışıklığı yaşayan bir iş insanı çatısından havalanıp ofisine konabilecekti. Kısacası, Jetgiller ve bilim-kurgu filmlerinde gördüğümüz bireysel uçuş özgürlüğü gerçek olacaktı. 1960’larda Popular Mechanics dergisi, jetpack’in “geleceğin kişisel ulaşım aracı” olduğunu yazıyordu. Zaten bu dergiler de neyi böyle geleceğin geleceğin diye kabartsa bir boku çıkıyor. İlkokulda teknoloji tasarım hocamız bile çocukken büyüdüklerinde jetpack ile okula gideceklerini hayal ettiğini ancak Renault clio ile yollarda harcandığını da sıkça anlatmıştır.

Söylediğim gibi bu vizyon o kadar cezbediciydi ki, ABD ordusu bile bunu ciddi bir mobilite seçeneği olarak değerlendirdi. 1961 yılında Bell Aerosystems firması, ABD ordusu için bir “Roket Kemeri” prototipi geliştirdi ve Nisan 1961’de ilk kez bir insan 21 saniyeliğine serbest uçuş yapmayı başardı. Bu görüntü o dönem büyük sansasyon yarattı. İlk jetpack görüntüsünün ardından insanlar şüphe ile yaklaştı ancahalka açık jetpack gösterilerinde izleyiciler büyülendi. 1960’larda televizyonlar bu görüntüleri yayınladığında insanlar gerçek olduğuna inanmakta zorlandılar. Medya “Rüyalar gerçek oluyor” manşetleri attı, Life gibi dergiler pilotlu roket kemeri fotoğrafları bastı. Herkes yakın gelecekte jetpack sahibi olacağını sandı. Ardından 1964’te New York Dünya Fuarı’nda ve 1965’te James Bond filminde (Thunderball) bu cihaz sergilendi. Jetpack kelimesi, roket yakıtlı veya jet türbinli kişisel uçuş araçlarını tanımlamak için kullanılır hale geldi. 1984 Los Angeles Olimpiyat açılışında bir jetpack gösterisi yapılmasıyla, teknoloji yeniden gündeme geldi.

Ancak yıllar geçip bu gösteriler birkaç dakikadan öteye gidemeyince, kamuoyu merakı yavaşça söndü. Yine de jetpack kavramı popüler kültürde hep varlığını korudu — 1991 yapımı The Rocketeer filmi veya çeşitli video oyunları bu ilgiyi canlı tuttu. Fakat 21. yüzyıla gelindiğinde, hâlâ jetpack’ler günlük ulaşım aracı olamamıştı — ve günümüzde de birkaç özel gösteri ve hobi girişimi dışında kullanılmıyorlar.

Ancak, Yeni Zelanda’lı Martin Aircraft gibi şirketler 2010’larda daha uzun süre uçabilen jetpack prototipleri geliştirdi, Dubai’de gösteri uçuşları yapıldı. Kamuoyu her seferinde “bu sefer oldu mu?” diye sorulsa da, henüz kitlelere inebilmiş bir jetpack yok.

Peki neden yok veya neden olmasın? Teknik gerçeklerin hayallerin gerisinde kalmasının tipik bir örneğidir Jetpack çünkü ana sorunumuz, fizik…

Jetpack ile insan vücudunu roketle uçurmak muazzam miktarda enerji gerektiriyor, bu da ya çok ağır yakıt taşımayı ya da ancak birkaç onlarca saniye uçabilmeyi beraberinde getiriyordu. Nitekim. dediğim gibi 1960’lardaki Bell Rocket Belt sadece yaklaşık 20 saniye havada kalabiliyordu. Bu, pratik hiçbir kullanım için yeterli değildi. Ayrıca kontrolü zor ve düşmesi öldürücü olabilecek bir cihazı herkesin kullanması gerçekçi değildi. Zamanla küçük jet türbinli modeller geliştirilse de bunlar da inanılmaz gürültülü ve pahalı kaldı. Örneğin bugün mevcut en gelişmiş jetpack’lerden biri olan Gravity Industries’in cihazı, 5 mini jet motoruyla birkaç dakika uçabiliyor ama yakıtı bir o kadar hızlı tüketiyor ve pilot eğitimini gerektiriyor. Dolayısıyla jetpack konsepti pahalı bir gösteri atraksiyonu olmaktan öteye geçemedi. 1960’lardaki askeri ilgi de sonuç vermedi; ordu projeyi “çok verimsiz ve riskli” bularak rafa. Sonuç olarak jetpack, teknoloji tarihinde gerçekleştirilmesi çok zor bir hayal olarak kaldı.

Hologram Ev Sinemaları — 3D Televizyon Fiyaskosu ve Bitmeyen Arayış

GORA’dan aklımızda kalan o meşhur sahnelerden birisi de hologram sahnesi olsa gerek

Hiç 3 boyutlu sinemaya gittiniz mi, hatırlıyorum da, ilk avatar olması lazım 3D sinemada yayınlanmıştı. İşte bu filme katılıp ulan bundan bir de evimizde olsa diyen birisinin ortaya atılması ile “holografik ev sineması” kavramı hayatımıza girdi. Düşünün salonumuzda Star Wars’taki gibi üç boyutlu görüntülerin serbestçe belirdiği sistemler olacaktı, ki bu gibi şeyler uzun yıllardır bilimkurgu filmlerinde gösterildi. Ancak somut olarak 3D görüntü teknolojileri evlere 2010’ların başında girdi. 2010 yılında neredeyse tüm büyük TV üreticileri 3D özellikli televizyonlarını piyasaya sürdü. 2010’daki CES fuarında 3D TV’ler en heyecan verici yenilik olarak sunuldu. 3D TV furyasında vaat, sinema salonlarındaki 3 boyutlu deneyimi evde yaşamaktı. Özel gözlüklerle izlenebilen 3D ekranlar, filmlerin ve spor müsabakalarının daha derinlikli ve gerçekçi görülmesini sağlayacaktı. Bir adım ötesinde, gelecekte gözlüksüz 3D (holografik ekran) teknolojilerinin de geleceği söyleniyordu. Bu da “odanın ortasında beliren” canlı projeksiyon hayaline kapı aralıyordu. Basın bültenlerinde “evinizde hologram konser keyfi” gibi iddialı ifadeler kullanıldı. Kısacası geleneksel düz ekranın yerini alacak devrimsel bir ev eğlence sistemi beklentisi yaratıldı. TV üreticileri bu teknolojiyi üst segment ürünlerin standart özelliği haline getirip milyonlarca tüketiciye satabileceklerine inandılar.

Herkes evde 3 boyutlu film izleyeceğimiz bir çağa girdiğimizi sanmış olabilir. Ancak iki temel problemle yüzleşildi. Ergonomi ve içerik. İnsanlar evde TV izlerken sürekli özel gözlük takmaktan hoşlanmadı, bazıları da 3D görüntü izlerken baş ağrısı ve göz yorgunluğu yaşadı. Sadece bunlar da değil teoride ilginç gelse de pratikte çoğu kişi TV seyrederken rahatına düşkündür ve ekstra gözlükle uğraşmak istemez. Ayrıca evde TV genellikle ailece veya arkadaşlarla yapılan bir etkinliktir; 3D gözlük sayısı kadar kişi izleyebiliyordu ve bu lojistik bile zahmetti. Teknik olarak da ilk jenerasyon 3D TV’ler dar izleme açısı, düşük parlaklık gibi dezavantajlara sahipti.

İçerik tarafında da problem vardı: Sadece belli filmler ve birkaç kanal 3D içerik sunuyordu, çoğu yayın 2D idi. Bu durum, hevesi hızla düşürdü. 2012–2013’e gelindiğinde medya ton değiştirmeye başladı: “3D TV gerçekten gerekli mi?” sorgulamaları çıktı. Satışlar beklentilerin çok altında kalınca perakendeciler 3D özellikli modelleri stoklamayı azalttı. Sonunda 2015’te büyük üreticiler yeni modellerde 3D özelliğini kaldırmaya başladılar. Kamuoyu nezdinde 3D TV, boş bir pazarlama hilesi gibi görülür oldu. Beş yıl geçmeden 3D TV “öldü” — 2010’da en heyecan verici yenilikken, 2015’te kimsenin aklına gelmez oldu. Bu balonun patlaması o kadar barizdi ki, 2017’de artık neredeyse hiçbir büyük marka 3D desteklemiyordu.

Esasında 3D televizyonlara ek olarak hologram teknolojisine de değinmek gerekebilir. Tam anlamıyla holografik projeksiyon teknolojileri ise 3D TV’den de zorlu bir mesele olarak kaldı ve birkaç şov haricinde ticarileşmedi. Yani “hologram telefonları” Jetgiller bölümlerinde olduğu gibi kaldı.

Öte yandan, sanal gerçeklik (VR) ve artırılmış gerçeklik (AR) gibi alanlarda çalışmalar devam ediyor; bu teknolojiler bir gün gerçekten tatmin edici bir gözlüksüz 3D/hologram deneyimi sunarsa, belki ev sineması hayali başka bir yoldan gerçekleşebilir. Ancak o konuda da hala şüphelerim yok değil. Ama sanki VR konusu başka bir yazının konusu gibi ne dersiniz 😊

3. Finansal Teknoloji Balonları (Spekülatif Çılgınlıklar)

Bu kategoride, belirli teknoloji alanlarında ya da yeni finansal araçlarda ortaya çıkan, yoğun spekülasyon ve çılgın yatırım davranışlarıyla şişen projeleri ele alacağım. Bu balonlar genellikle yeni bir teknolojinin veya iş modelinin finans piyasalarında abartılı şekilde değerlenmesiyle karakterize olur.

Dot-Com Ekonomisi — İnternete Yatırım Çılgınlığı

Bu spekülasyonu daha doğrusu çılgınlık dönemini diğerlerinden ayrı tutmamda yarar var, esasında uzun vadede regülasyonlara etkisi ve start-up ekonomisi üzerinde çok fazla olumlu yanını da gördüğümüz bir spekülasyon olan Dot-Com, Y kuşağının inovatifleri arasında yaşanan bir spekülasyondur. Kabaca 1995–2000 yılları arasında ABD merkezli olarak yaşanan, internet şirketlerine yönelik aşırı spekülatif yatırım dönemidir.

1990’ların ortasında Web tarayıcılarının yaygınlaşmasıyla internet, iş dünyasında devrimsel bir yenilik olarak görülmeye başlandı. Ve 2020’de yaşadığımız NVIDIA hisselerinin uçması gibi 1995’ten 2000 Mart ayına kadar teknoloji hisseleri (özellikle internet odaklı “Dot-Com” şirketleri) astronomik değer artışları yaşadı. NASDAQ borsası bu dönemde, sabun köpüğü büyümesi olarak adlandırabileceğimiz, %800’e varan artış göstererek 10 Mart 2000’de zirveye ulaştı. Ancak sabun köpüğü patladı, Mart 2000’den sonra çark tersine döndü ve 2002 sonuna dek NASDAQ endeksi tepe noktasından %78 düşerek tüm kazanımlarını geri verdi. Küresel resesyona bağlı faiz kararlarının da etkisiyle NASDAQ tarihine geçen en büyük çılgınlık facia ile sonuçlandı diyebilirim.

Dot-Com patlamasının temelinde “Yeni Ekonomi” denilen bir konsept yatıyordu. İnternet sayesinde eski iş yapış biçimlerinin değişeceği, çevrimiçi şirketlerin geleneksel şirketlerden çok daha hızlı büyüyüp kâr edeceği düşünülüyordu. “Dijital çağ” ile birlikte her alanda (perakendeden medyaya, bankacılığa kadar) internete erken adapte olan firmaların piyasayı ele geçireceği öngörüldü. Bu nedenle, bir şirketin isminde “.com” olması veya sadece bir web sitesi kurması bile yatırımcıları heyecanlandırmaya yetiyordu. Vaat, internetin sınırsız bir ekonomik büyüme alanı olduğuydu. Eski kurallar geçersiz olacak, kullanıcı tabanını büyüten her startup ileride para basacaktı. Çok sayıda girişim, henüz ortada sürdürülebilir bir iş modeli veya geliri yokken, sadece web trafiği ve “potansiyel” üzerinden değerlendi. Yatırımcılar “kaçırma korkusuyla” her dot-com siteye sahip olan startup’a para yağdırdı. Böylece bir anda yüzlerce internet girişimi ( Pets.co, Webvan, Etoys vs.) halka açılıp milyonlar topladı.

Medya da 1990’ların sonunda internet girişimlerini yere göğe sığdıramıyordu. Ana akım dergiler yeni genç milyonerlerin profilini çıkartıyor, televizyonlar “.com zenginleri” haberleri yapıyordu. Yatırımcılar için de tam bir çılgınlık hakimdi.

Herkes teknoloji hisselerine hücum etti, borsa adeta bir kumarhane haline geldi. “Geleneksel” ölçütlerle değerlendirme yapanlar bile dışlanıyordu; o dönemde “kâr etmesine gerek yok, önemli olan pazar payı” gibi söylemler popülerdi. Örneğin, 1999’da halka açılan şirketler çoğunlukla daha hiç kâr açıklamamış olmasına rağmen hisseleri ilk günden katlanıyordu. Venture Capital (risk sermayesi) şirketleri, “yeni Amazon’u, yeni eBay’i kaçırmayalım” telaşıyla her internet fikrine milyon dolarlar akıtıyordu. Bu dönemde borsaya atılan bireysel yatırımcıların sayısı da patladı; 7’den 70’e herkes kolay yoldan zengin olma hayaliyle dot-com hissesi alıyordu. Özetle, irrasyonel bir coşku hakimdi. Bana nedense bir şeyleri hatırlatıyor da… NEYSE…

Piyasalarda Dot-Com dönemi, klasik bir spekülatif balon anatomisi sergiledi. Temel sorun, şirket değerlerinin gerçek performanslarından tamamen kopmasıydı. 2000 yılına gelindiğinde pek çok dot-com şirketi aslında zarar ediyordu, bazıları hiç gelir elde etmemişti bile, ancak piyasa değerleri milyarlarca dolardı. Bu sürdürülemez durum, yatırımcıların sonunda fark etmesiyle düzeltme dönemine girdi. 10 Mart 2000’de NASDAQ zirve yaptı; hemen ardından bazı yüksek profilli şirketlerin hedeflerini tutturamadığı haberleri ve makroekonomik kaygılar satış dalgasını tetikledi. Balon o günden sonra patlamadı — hisseler hızla değer kaybetti.

Birkaç ay içinde onlarca internet şirketi iflas bayrağını çekti. Özellikle pets.co, webvan, boo.co gibi sembolik Dot-Com’lar 2000 sonuna doğru ardı ardına battı. 2001’de Dot-Com balonunun çöküşü tam anlamıyla ortadaydı: Yatırımcılar ellerinde büyük kayıplarla kaldı, teknoloji sektörü binlerce çalışanını işten çıkardı. Cisco, Amazon, Microsoft gibi devler bile piyasa değerlerinin %80’ini kaybetti. Nihayetinde binlerce startup tamamen silindi, bir kısmı ise (Amazon, eBay gibi büyümüş ve gellir modelini oturtmuş startuplar) büyük yara alsa da hayatta kalmayı başardı.

Bu çılgınlık çok kısa bir. vadede özellikle ABD ekonomisini sarstı. 2001’de ABD bir durgunluğa girdi, ve küresel resesyonla birleşince Amerika’da 2002 krizi olarak bilinen ve 2002 yılı başında muhasebe skandalları ile çalkalanmasına neden olan süreçte ağırlaştırıcı etki yarattı ve endeksinin toparlanması yıllar aldı (2000’deki seviyesine ancak 2015’te dönebildi). Bir kuşak bireysel yatırımcı borsadan soğudu. Ancak uzun vadede, bu çılgınlığın bıraktığı miras tamamen olumsuz olmadı, çünkü piyasada kaybetmek diye bir şey yoktur 😊.

Altyapısal olarak, 90’larda döşenen internet omurgası, kurulan veri merkezleri sonraki dijital devrim için zemin hazırladı. Hayatta kalan şirketler, örneğin Amazon, balon sonrası dönemde daha gerçekçi stratejilerle büyüyüp devasa başarılara ulaştı. Yani balon patladı ama internet çağı durmadı — sadece abartılı beklentiler törpülendi. Finansal açıdan kalıcı etki, yatırımcıların teknoloji şirketlerini değerlendirirken daha temkinli olması yönünde oldu (en azından bir süreliğine). “Dot-Com balonu” deyimi, literatüre aşırı piyasa coşkusunun bir ibret öyküsü olarak geçti. Daha sonraki teknoloji manilerinde (örneğin 2020’lerdeki bazı startup değerlemelerinde) sık sık dot-com dönemi ile karşılaştırmalar yapıldı. Sonuç olarak dot-com balonu, hem yıkıcı sonuçları hem de sonraki döneme dair bir kartela oluşturmamızı sağlayan ve inovasyon ile gerçekçilik ilişkisi için zemin hazırlayan yönleriyle unutulmaz bir dönemdir.

ICO Furyası — 2017 Kripto Para Arz Balonu

ICO (Initial Coin Offering — İlk Coin Arzı) furyası özellikle 2017 yılında zirve yaptı. ICO, blokzincir projelerinin kendi kripto paralarını/jetonlarını ön satışla halka arz ederek fon topladığı bir yöntemdi. Bitcoin ve Ethereum gibi kripto paraların popülerleşmesini takiben, 2017 başından itibaren yüzlerce proje ICO yoluyla para toplamaya başladı.

ICO’ların arkasındaki vaat, “herkes için yeni nesil girişim sermayesi” idi. Yani herhangi bir kişinin, geleceğin Google’ı veya Facebook’u olabilecek bir blokzincir projesine daha fikir aşamasındayken birkaç tıkla yatırım yapabilmesiydi. Proje sahipleri ise, kendi kripto token’larını satarak geleneksel risk sermayesine ihtiyaç duymadan devasa fonlar elde edebiliyordu. Birçok ICO, teknik bir “whitepaper” yayımlayıp parlak bir vizyon çiziyor, örneğin “decentralized Uber” (merkeziyetsiz Uber) ya da “Blockchain üzerinde yeni internet” gibi iddialar ortaya atıyordu. Yatırımcılara bu token’ların proje başarılı olunca katbekat değerleneceği anlatılıyordu.

Ayrıca ICO’lar regülasyon boşluğundan faydalanarak hızlı ve sınırsız fon topluyordu. Vaat, hem girişimciler hem yatırımcılar için kazan-kazan durumu gibiydi: Geleneksel finansal engelleri aşmış, demokratikleşmiş bir yatırım ekosistemi.

Özellikle 2017’nin ikinci yarısı tam anlamıyla bir çılgınlık dönemiydi: Aylık 50 civarında yeni ICO yapılıyor, her ay yüz milyonlarca dolar yatırım bu projelere akıyordu. 2017 sonunda ICO’lar, bir önceki yıla göre 40 kat fazla sermaye çekmiş durumdaydı.

2017 boyunca medya, kripto para fiyatlarındaki genel artışla birlikte ICO’lara da büyük ilgi gösterdi. “Şu kadar dakikada milyon dolar topladı” tarzı manşetler neredeyse haftalık haber haline geldi — örneğin Brave tarayıcısının ICO’su 30 saniyede $35M topladı, Tezos ICO’su $232M topladı. Bu başarı hikâyeleri daha da fazla yatırımcıyı çekti. Dünyanın dört bir yanından bireysel yatırımcılar Ethereum veya Bitcoin’lerini yeni çıkan token’lara yatırarak bir sonraki “coin” zenginini yakalama peşindeydi. Yatırımcı forumlarında, sosyal medyada büyük bir hype döngüsü oluştu: Her yeni ICO projesi etrafında spekülatif bir heyecan dalgası yükseliyordu. Öte yandan bazı şüpheci medya kuruluşları ve uzmanlar erken uyarılar vermeye başladı; “ICO’ların yarısı birkaç ay içinde yok oluyor” gibi raporlar çıktı. Eylül 2017’de Çin ve Güney Kore ICO’ları yasaklayarak frenlemeye çalıştı. ABD’de SEC, bazı ICO’ları soruşturacağını duyurdu. Ama bu uyarılar bile ilk etapta coşkuyu tam söndüremedi; 2018’in başlarına kadar yatırımlar akmaya devam etti.

ICO furyası tam anlamıyla bir finansal balondu çünkü piyasaya gerçekçi olmayan değerlemeler ve sayısız dolandırıcılık hakimdi. 2017’de yapılan ICO’ların neredeyse yarısı, üzerinden daha bir yıl geçmeden başarısız olup ortadan kayboldu. Birçok proje ekiplerinin deneyimsizliği veya projelerin imkansız vaadi nedeniyle gelişmedi; bazıları ise düpedüz “exit scam” yaparak parayla ortadan kayboldu.

2018 başında genel kripto piyasasının düşüşe geçmesiyle (Bitcoin fiyatı Ocak 2018’den sonra gerilemeye başladı) ICO balonu da sönmeye başladı. Mevcut token’ların değeri eriyince yeni alıcılar bulunamadı. Şubat 2018’e gelindiğinde ICO piyasası çökmüştü — token fiyatları listelendikleri borsalarda %80–90 düşüyor, yatırımcılar ellerindeki değersiz jetonlarla kalakalıyordu. SEC gibi düzenleyiciler de 2018 boyunca onlarca ICO projesine dava açtı veya cezalar kesti, bu da balonun patlamasını hızlandırdı. Sonuç olarak yüz milyonlarca dolar yatırım buhar oldu, binlerce yatırımcı ciddi zarar yazdı. 2018 ortasına gelindiğinde ICO kavramı büyük ölçüde itibarsızlaşmıştı.

ICO balonunun patlaması, kripto ekosisteminde bir ayı piyasası başlattı; 2018–2019’da kripto fiyatları genel olarak düşüş trendinde kaldı ve birçok proje rafa kalktı. Yatırımcılar derslerini alarak “her parlayan kripto projesine atlamamayı” öğrendi. Kalıcı etkilerinden biri, düzenleyicilerin bu alanı mercek altına almasıdır — ABD SEC, ICO’ları menkul kıymet sayıp kayıt dışı ihraç olarak değerlendirmeye başladı, dünya genelinde ICO’lara net kurallar getirildi veya yasaklandı.

Öte yandan, balon sonrası dönemde blokzincir girişimleri tamamen bitmedi; aksine daha ciddi ekipler ve gerçek ürün odaklı projeler ortaya çıktı. ICO döneminin ikinci perdesi diyebileceğimiz kısım (2020 sonrası DeFi — merkeziyetsiz finans uygulamaları) pandemiyle beraber ortaya çıktı. Yani balonun temizlediği alanda, yeni projelere yer açıldı ve bunlardan da oldukça spekülatif olanlar oldu. Hele bir de metaverse rüyasıyla birleşince ICO spekülasyonu bitmeden bir yenisi başladı. Ve tam da o dönem bir de NFT çılgınlığı oldu ki, şimdi de onu da anlatacağım. Sonuçta 2017 ICO çılgınlığı, “Dot-Com” gibi finansal teknoloji tarihinin en büyük çılgınlıklarından biri olarak tarihe geçti.

NFT Çılgınlığı — Dijital Koleksiyonlar Balonu

NFT (Non-Fungible Token) çılgınlığı da ICO çılgınlığından hemen sonra ancak en belirgin olarak 2021 yılında, pandeminin bitimine doğru yaşanan NFT çılgınlığı, metaverse çılgınlığı ile beraber yükselen projelerden bir tanesi.

NFT’ler, blokzincir üzerinde benzersiz dijital varlıkları temsil eden tokenlar olarak, dijital sanat eserlerinden oyun içi öğelere kadar çeşitli alanlarda kullanılıyordu. Her ne kadar NFT kavramı 2017’de Cryptopunks ve CryptoKitties ile gündeme gelmiş olsa da, asıl patlama 2021’in ilk aylarında gerçekleşti. Mart 2021’de dijital sanatçı Beeple’ın bir NFT eseri Christie’s müzayedesinde 69 milyon dolara satılınca tüm dünyada manşet oldu. Bunu izleyen aylarda NFT pazarlarında hacim patlaması yaşandı. OpenSea gibi platformlarda aylık işlem hacmi milyar dolar seviyelerine ulaştı.

NFT çılgınlığının vaatleri birkaç yönlüydü ve 3 temelden insanlara çok cazip gelmişti:

  • Dijital sanat devrimi: NFT’ler sayesinde dijital sanatçılar eserlerini özgün ve sınırlı sayıda satabilecek, telif kazanabilecek ve sanat piyasası demokratikleşecekti.
  • Dijital koleksiyon: Spor hatıraları, koleksiyon kartları, oyun içi varlıklar NFT olarak alınıp satılacak, koleksiyonerlik çağ atlayacaktı.
  • Metaverse ekonomisi: NFT’ler, geleceğin sanal dünyalarında arsa, kıyafet, avatar gibi varlıkların mülkiyet temelini oluşturacaktı; herkes sanal emlak sahibi olabilecekti.

Özetle NFT savunucuları, dijital mülkiyetin geleceği olarak lanse ediyorlardı. “Web3” denen vizyonun yapıtaşı NFT’ler olacaktı. Ayrıca yatırım açısından da NFT’ler inanılmaz getiri vaat ediyordu — örneğin ucuzken alınan bir NFT avatarının birkaç ayda yüzlerce kat değerlenmesi gibi hikâyeler yaygınlaştı. Bir JPEG resmine on binlerce dolar ödemek bile makul görülmeye başlandı çünkü ileride daha da değerleneceği ümidi vardı.

2021 boyunca NFT’ler ana akım medyanın gündeminden düşmedi. Gazeteler “dijital kripto sanat furyası” başlıkları attı; televizyonda NFT nedir tartışmaları yapıldı. Ünlüler de bu trende atladı: Futbolcular, şarkıcılar kendi NFT koleksiyonlarını çıkardı. Twitter CEO’su Jack Dorsey ilk tweet’ini NFT olarak sattı, ünlü rock grubu Kings of Leon bir albümünü NFT formatında yayınladı. Yatırımcılar ise akın akın NFT satın almaya başladı — Bored Ape Yacht Club gibi popüler NFT koleksiyonlarındaki çizgi film maymun avatarları yüz binlerce dolara alıcı buldu. Sadece 10–20 pikselden oluşan CryptoPunk NFT’leri milyon doları aşan fiyatlara satıldı. Bu arada NFT pazar yerleri rekor komisyon gelirleri elde etti, OpenSea yılın unicorn start-up’ı haline geldi. Ancak eleştiriler de geliyordu: Bazı ekonomistler bunun bir balon olduğunu, insanların aslında herkesin kopyalayabildiği dijital görüntülere fahiş paralar ödediğini söylüyordu. Ayrıca NFT’lerin çevresel etkisi (Ethereum blokzincirinin enerji tüketimi) de tartışma yarattı. Fakat çılgınlık anında tüm bu uyarılar sınırlı kalmış gibiydi.

NFT piyasası, spekülasyonun aşırılığı ve gerçek kullanım değerinin kısıtlılığı nedeniyle balon niteliği taşıyordu. 2022’nin başlarına kadar bu çılgınlık sürdü ancak aynı yılın bahar aylarında NFT balonu sönmeye başladı; 2022’nin başlarında kripto piyasalarında genel bir düşüş baş gösterince (Bitcoin ve Ethereum değer kaybetmeye başladı), NFT’lere olan talep de hızla azaldı, 2022 ortasında işlem hacimleri ve fiyatlar dramatik biçimde düştü.

Mayıs 2022’de Wall Street Journal NFT pazarının “çökmekte olduğunu” yazdı; günlük NFT satış adedi Eylül 2021’e kıyasla %92 düşmüştü, aktif cüzdan sayısı %88 gerilemişti. Bu istatistikler balonun sönmekte olduğunun kanıtıydı. Yükselen faiz oranları gibi makro faktörler de riskli varlıklara ilgiyi azaltmıştı. NFT’lerin değeri büyük ölçüde beklentiye dayalıydı; yeni alıcı akışı durunca fiyatlar hızla düştü. 2022 ortalarında birçok NFT koleksiyonunun taban fiyatı, zirve değerlerinin %80–90 altında seyrediyordu. Örneğin 2.5 milyon dolara satılan Jack Dorsey’nin tweet NFT’si bir yıl sonra açık artırmada sadece birkaç bin dolarlık teklif alabildi. Piyasadaki likidite kurudu, NFT’ler elde kalmaya başladı. 2023 itibariyle yapılan bir analiz, NFT’lerin %95’inin artık değersiz hale geldiğini ortaya koydu. Sonuçta NFT balonu, yaklaşık bir yıllık olağanüstü bir hype döneminin ardından gürültülü biçimde patladı.

NFT balonunun patlaması, birçok bireysel yatırımcı için ciddi zarar anlamına geldi — yüksek fiyattan NFT alanlar çok düşük fiyatlara satmak zorunda kaldı veya alıcı bulamadı. Kısa vadede NFT pazar yerleri işlem hacimleri düştüğü için iş modellerini sorgulamaya başladılar; bazıları işten çıkarmalara gitti. Kamuoyu nezdinde ise NFT kavramı itibar kaybına uğradı; 2021’de “çığır açan yenilik” denilen şey, 2023’te çoğu kişi için “sadece bir JPEG balonu” şeklinde anılır oldu. Bununla birlikte, kalıcı etkiler tamamen negatife işaret etmiyor: NFT teknolojisinin sanatçılara dijital sahiplik vermesi fikri tümüyle ortadan kalkmadı, sadece ilk dalgadaki abartılı değerlemeler gitti. Halen bazı sanatçılar ve oyun firmaları NFT’yi temkinli de olsa kullanmaya devam ediyor.

Ayrıca bu balon, kripto piyasalarında düzenlemenin önemini bir kez daha gündeme getirdi; birçok ülke dijital varlıklara yönelik vergilendirme ve yatırımcı koruma adımları attı. Özetle, NFT çılgınlığı balonu kısa sürede sönmüş olsa da, geride teknolojik bir altyapı, deneyim ve dersler bıraktı. Ancak 2021’deki astronomik fiyat seviyelerinin bir balon olduğu ve sürdürülemez olduğu artık herkesçe kabul ediliyor. NFT balonu da tıpkı ICO balonu gibi, teknoloji tarihinde ibretlik bir dönem olarak anılmaktadır.

Uzun Bir Yazının Sonunda

Teknoloji balonları her ne kadar olumsuzluklarla anılsa da, inovasyon ekosisteminin bir parçası oldukları da söylenebilir. Önemli olan, bu döngülerden öğrenilecek dersleri almaktır. Gelecekte de muhtemelen yeni heyecan dalgaları ve olası balonlar göreceğiz — örneğin yapay zekâ alanında benzer bir hype yaşanması olası. Bu raporda ele alınan örnekler ışığında, yeni gelişmelere hem heyecan hem sağduyu ile yaklaşmanın ve kanıta dayalı değerlendirme yapmanın önemi bir kez daha vurgulanmalıdır.

Kaynaklarımı aşağıya bırakıyor ve nice okumalarda buluşmak dileğiyle, hoşçakalın diyorum…

Kaynaklar