Kusursuz olma ilüzyonuna sığınarak hiçbir şey yapamamaya odaklanacağım bu yazımda.

Her şey bir süre önce acaba ne yazsam diye düşündüğüm uzun saatlerde ben farkına bile varmazken gelişti. Bu yazımda C++’a dair bir özellik mi yazsam, yoksa CUDA programlamaya dair bir incelikten mi bahsetsem, draft listemde yapay zeka konusunda yazılacak tonla blog yazısının varken, bir yandan da en güzel yazıyı çıkartmanın peşinde koşturmamın sonucunda kaybettirdiği zamanı farketmem bugünü buldu. Ve saatin kaç olduğuna bakmaksızın, bu yazıyı yazma kararı aldım. Hayatımın her alanına nüfuz eden bir ses: “Yeterince iyi değilsin.” diyordu bir süredir. Bir sunum hazırlarken, kod yazarken, e-postayı göndermeden önce birkaç kez daha gözden geçirirken ya da en basit haliyle evde bir bardak çay yaparken bile sesleniyordu bana.

Benim yaşadığım bu içsel eleştirinin adı mükemmeliyetçiliktir. Peki, bu ses gerçekten beni ileri taşıyor mu, yoksa frenleyip enerjimi tüketen bir “engelleyici” haline mi geliyor?

Mükemmelliğin Cazibesi

Mükemmel diyince gözümde, ince ince işlenmiş rönesans heykelleri gözümde canlanıyor; heykelin nakıştan işlenmiş gibi duran o mermer mendili, mermer grisi ancak canlı hissettiren bir yüz…

Kitabi olarak baktığımızda ise mükemmel, kusursuza eş değer. Mükemmel dediğimiz bir eser en ufak hataya tolerans göstermeyecek kadar hassas, eksiksiz yapılmış bir eser demek. Bunu biraz zihnimde uyarladığımda ise, Kraliçe Elizabeth’den değinilirken söylenilen “her excellances” lafı zihnimde beliriyor; o yüce makamdan dolayı duyulan kalite ve özelliği ifade eden, hani o “krallara layık” arayışı olan bu cazibe, bizleri (en azından beni) farkına varamadığımız şekilde zehirli bir sarmaşık olarak etrafımızı sararak boğması ile sonuçlanıyor.

Psikolojide buna üç farklı ayakta bakılmakta. İlki yapısal mükemmeliyetçilik, benim de yazı yazmaya çalışırken boğuştuğum mükemmeliyetçilik tam olarak da buydu. Temelinde bu bireyin kendi kendine aşırı yüksek standartlar koyup, bu standartları mutlaka tutturması gerektiğine inanmasıdır. Peki bu standartları tuturmayı amaçlamak ne kadar bizi gerçekten mükemmel sonuçlara götürüyor?

Yapısal Mükemmeliyetçilik: Fotoğraftan Picassoya…

Bu noktada bir anektoda başvuracağım, “Behçet Yalın Özkara”nın “Kalk, Çalış, Başarısız Ol” kitabında geçen, bir fotoğraf yarışması var. İlkokul seviyesinde bir fotoğrafçılık dersi veriliyor ve fotoğrafçılık dersindeki öğrenciler iki gruba ayrılıyor. İlk grup, dönem sonuna kadar kişi başı 1000 fotoğraf çekmesi isteniyor; ikinci gruptan ise bir fotoğraf çekmesi isteniyor ve dersin dönem sonu notlarını dönem sonunda yapılacak fotoğraf yarışması ile verileceği söyleniyor. İlk grup sürekli farklı fotoğraflar çekiyor, ikinci grup ise mükemmel fotoğrafı yakalamak için mesai harcıyor; peki sizce hangi grubun fotoğraf kalitesi daha yüksek olur dönem sonunda? Bu yarışmada bir grup nitelik üzerine çalışılırken, diğer grupta ise nicelik önem arz ediliyor ve sonuç olarak en iyi fotoğrafların binlerce fotoğraf çeken gruptan çıktığı görülüyor. Şaşırtıcı değil mi? Oysa ki mükemmel için çalışmanın mükemmele ulaştıracağı şekilde bir yanılgıyla eğitilmiş bizler için, elinde makine ile bir bu açıdan bir bu açıdan bakıp “cık, bu mükemmel kompoziyon değil, hadi mükemmel kompozisyonu bir başka yerde bulayım” diye diye mükemmel fotoğrafı çeken çocuğun ulaşacağına inanıyoruz. Biraz daha düşünürsek o çocuk için de şüphesiz kendi çektiği fotoğraf kusursuzdu. Ancak mükemmelliği arayan insanlar, bir hata yaptığında, kişi ya uzun süre takılır kendini kandırır bu yaptığının mükemmel olduğuna ve başarısız olduğunda ise sil baştan tüm projeyi baştan yapma eğilimine girer. Daha da kötüsü, “şimdi uygun ışık yok, biraz daha zaman geçsin de golden-hour’u yakalayayım” diye diye ertelemeye iter insanı. En sonunda mükemmel sonucu yakalama isteği, süreci tıkayıp motivasyonu düşürür. Kişinin kendi içsel eleştirmesini aşırı güçlendirip, kaliteyi ve başarıyı yükseltmek yerine, zihnin tükenmesine ve ilerlemenin durmasına yol açar.

Peki ne yapılmalı diye düşünürken, ve halihazırda fotoğraftan örnek vermişken, Picasso’nun sanat hayatında gördüğüme değinmeden geçmeyeceğim. Cahil insanların gözünde eciş bücüş yüzler çizen deli bir ressam iken derinlerine indiğimiz zaman Picasso’nun sürrealizmine doğru akışında, gerçek benzerlik (bugün instagramda ve tiktokta gördüğümüz fotorealistik tablolar yapan insanlardan gördüğümüz gibi), mükemmel tablolar çizme amacının Avrupa sanatındaki en büyük amaç olması vardı desek yanlış olmaz. Daha konuşmayı yeni sökmüş bir çocukken başladığı çizimleri, eskizleri beklenirdi ki “kusursuz” portrelere dönüşsün.

Şüphesiz aynı mükemmele ulaştığına inanarak çizdiği, “Bilim ve Hayırseverlik” tablosu, el detayları yetersiz olduğu için çok ağır eleştirildi. Yakın arkadaşı Carlos Casagemas’ın ölümü ile başlayan ve Picasso’nun depresyone girmesi ile sonuçlanan Mavi Dönem ve Gül Dönemleri ardından ise özüne dönerek “Nesneleri gördüğüm gibi değil, düşündüğüm gibi çiziyorum” diyerek mükemmeliyetçiliğini geriye bırakması bugün onun sanatına baktığımızda mükemmelin gereksizliğinin vesikası olarak görebiliriz.

Lakin Picasso döneminin mükemmeliyetçiliği yalnızca bireysel bir mükemmeliyetçilik olarak göremeyiz, burada toplumsal mükemmeliyetçiliği de görmekteyiz…

Bilim ve Hayırseverlik ve Instagram filtreleri

Picassonun şu “Bilim ve Hayırseverlik” tablosuna bir bakış atmak istiyorum. Bir ressam olarak ortaya çıkarttığınız esere dair dayatılan bir “kusursuz olmalı” beklentisi var ve bunu ortaya çıkan aç eleştirmenlerin hata kabul etmezliği, şüphesiz ki genç Picasso’nun sanat dünyasında yıkıma yol açmıştır. Peki her ne kadar bireyselliyetçiliğin arttığı iddia edilse de bu yüzyılda toplumsal mükemmeliyetçiliğin en ağır zamanlarından birisini yaşıyor olabilir miyiz.

Toplumsal normlar ve dijital çağın mükemmellik vurgusu, sosyal odaklı mükemmeliyetçiliği besliyor. Instagram’daki kusursuz filtreler, LinkedIn’deki parlak başarı hikâyeleri, sürekli kıyaslama tuzağına düşmemize yol açıyor. Dahası kendimiz bu mükemmeliyetçiliği yaşarken etrafımızdakileri de bu mükemmeliyetçiliğe çeken bir kısır döngüye yol açıyoruz. Etrafımızdaki her insanın da bizim ulaşmaya çalıştığımız o mükemmel seviyesinde olmasını bekliyoruz, açıkça ifade etmem gerekiyor ki ben de bunu bekliyorum ve bunun üzerimdeki etkilerini kendi dilimce anlatayım.

Kağıttan Kulelerin Yıkılması

Mükemmeliyetçilik, insanın kendi etrafına kurduğu bir kale gibidir, onun içerisinde hem kendisini beğenerek, hem de kendisine yeni köşkler dikerek yaşar; ta ki bir rüzgar o kağıttan kuleleri yıkana kadar. Her zaman başlangıçta, titizliği ve kaliteli işi çağrıştıran mükemmeliyetçilik cazip görünür; zira başarı kültüründe “hatasız olmak”neredeyse bir erdem olarak yüceltilir. Her zaman en iyisini yapmalıyım düşünceleri insanı hatadan alıkoyarak en büyük kazığı atar bence. Çünkü gelişim dediğimiz yeni ayağa kalkan bir bebek gibi defalarca kere düşmeyi gerektirir, öğrenmenin kaynağı denemek ve gerekirse yanılmaktır.

Peki bir insanın zihni mükemmele ulaşmak için ne yapar, mükemmeli garanti almaya çalışır tabi ki. Eğer her detayı kontrol edersem, sorun çıkmaz düşüncesi anksiyeteyi artırırken dış etkenlerden etkilenme miktarını çok arttırır. Belirttiğim gibi kağıttan kuleleri yıkmaya aniden üfleyen bir bebek bile yol açabilir. Hatta her zaman en iyisini yapmalıyım düşüncesi, ufak başarılarla beslenerek, ben her zaman en iyisini yaparım özgüvenine dönüşür. Hele bir de hayatının temeline bu mükemmeliyeti esas koyarsa insan, değerini ölçmek için tek kıstas olarak eserini koyarak insan olmanın ötesinde eseri ile var olan bir asalağa dönüşebilir.

Baştan beri eser dediğimiz şeye siz istediğinizi koyabilirsiniz, gerçekten bir sanat eseri de olabilir, yaptığınız o mükemmel projeniz de, veya daha öznel bir şeyi. Peki ya sonra?

Mükemmelin Psikolojik Faturası

Peki ya sonra dedim ya, işte bu soru temelinde dışsal beklentilerle beslenen mükemmeliyetçiliğin en zehirli sorusudur. Mükemmele ulaşmak için uğraşırken, gelecekteki potansiyel hataları ezberlemeye başlayarak, şimdiki anı kaçırdığımı farkedeli pek uzun süre olmadı. Bu gelecekteki potansiyel sorunları bugünden çözmeye çalışma yanılgısı ve kestirimcilik insana yüksek anksiyete ve duygusal tükenmişliğin kapılarını aralıyor. Bu düşünce yapısına oturulduğunda hatalar, “yakın aramalı başarısızlık” olarak görülür ve en küçük hata bile kişide büyük hayal kırıklığı yaratır. Bu gibi hayal kırıklıkları, başarısızlığa dönüşür ve kişinin kendine bakışını doğrudan besler; çünkü mükemmeliyet arayışında her başarı ya da başarısızlık, öz-saygıyla iç içe geçer. Bir hata yapıldığında, ya uzun süre takılınır o hataya veya tamamen baştan yapma eğilimine girer insan.

Hele bir de ego ile birleşen bir imposter sendromu var ki, allah düşman başına vermesin.

“Beni kandırdılar, gerçek yeteneğim bu değil.” işte bu başarısızlığa karşı söylenebilecek en kötü cümle. Başarının kendi emeğinden değil; şans ya da başkalarının hatasından kaynaklandığını düşünmek, insanı farketmeden özgüvenini sarsar. Çünkü insan kendine bahaneler üretme konusunda başarılı olduğu gibi bu bahaneleri düşünerek kendini eleştirme sırasında da bir o kadar acımasızdır.

Peki Ben Ne Yaptım?

Mükemmeliyetçilikle savaşılmaz, bunu anladım önce. Çünkü savaş bile sonunda başarıyı hedefleyen bir şeydir. Farkına varmadan bize başarının kokusunu getirir her zamanki gibi. Ancak akışa girmeye çalışıyorum, (biraz da Stoik felsefenin de katkıları ile), kusursuz olma başarısını değil; akışa girmeyi, öğrenmeyi ve işin keyfini çıkarmayı hedefliyorum. Tabi ki burada hala başarının metrikleri Damokles’in kılıcı gibi insanın boynunda sallanırken bunu “başardığını” iddia etmek de o kadar gülünç olsa gerek.

Kusursuzluk illüzyonunu bırakıp, “yeterince iyi” olanı cesurca kabullendiğimde, hem zihinsel sağlığım güçlenir hem de yaratıcılığım için yeniden filizlenen şeyler hissettim, en başta bu yazı olmak üzere. Ancak şunu da unutmamak gerekir:

“Herkesin filtrelenmiş bir hayat yaşadığı yerde, gerçeklik cesurun işidir.”

Yeni yazılarda okumak, yazışmak ve görüşmek üzere…