Geçtiğimiz haftalarda Rusya ve Hindistan Ayın Güney Kutbuna inmek için büyük bir yarışa girdi. Rusya’nın Luna-25 aracını taşıyan roket çakılmış olsa da Hindistan’ın Chandrayaan-3 aracı yumuşak iniş yapmayı başararak, ülkesine ilk defa Ayın Güney Kutbuna ulaşan ülke ünvanını kazandırdı.
Bütün bu tatava geçtikten sonra bir anda aklıma gelen çağrışımlar oldu ki bunlar arasında en ağır basan ismi yazmak istedim. Herbert von Braun.
Tarihte biraz geriye gidersek, roket teknolojisi, uydular, uzay sondaları gibi sayısız uzay araştırmasıyla Wernher von Braun kadar eşanlamlı olan çok az isim vardır. Onun hayat hikayesi, Oppenheimmer kadar konuşulmasa da (belli ki Nolan bu konuya el atmalı); kıtaları ve siyasal kutupları kapsayan, entrika, hırs ve azimle dolu çarpıcı bir hikaye. Von Braun’ın hikayesi, bir dahinin bilim ve siyasetin ölüm valsinin ortasında, insan yaratıcılığının ulaşabileceği sınır ve ahlaki ikilemlerin çatışmasında kalmasının en somut örneklerinden birisi.
Şimdi benim de çocukluğumda hayranlık duyduğum bu kişinin yaşamına bir bakış atalım.
Çocukluğu
Wernher Magnus Maximilian Freiherr von Braun, 23 Mart 1912’de küçük Alman kasabası Wirsitz’de (şimdi Wyrzysk, Polonya) doğdu.

Çocukluğunda sıradan bir çocuk olan Von Braun, küçük yaşlarda çello ve piyano çalmayı öğrenmişti. Ve gün geçtikte müzisyen olma isteği giderek artıyordu. Bach ve Beethoven dinleyip nota olmaksızın çalmaya çalışacak kadar iyi bir müzik kulağı da vardı.
Ta ki, Von Braun, uzayla tanışana kadar. Okuduğu Hermann Oberth’e ait bir kitap, uzay yolculuğunu fikrinin tohumlarını onun zihnine attı. Ve bu tohum Jules Verne’in bilim kurgu romanları ile gökyüzüne doğru dallar serpiltirken, ileri görüşlü roket öncüsü Konstantin Tsiolkovsky’nin yazıları onun köklerini sağlam bir zeminde yayılmasını sağladı. Bu ilk etkilerin hayatının gidişatını şekillendireceğini pek bilmiyordu. Kaderin bir cilvesi olarak, yolu Almanya’da gelişen Nazi rejimiyle kesişecek ve olağanüstü yolculuğuna zemin hazırlayacaktı.
Roketler ve Savaş
Von Braun’un roketçiliğe olan tutkusu, onu Technische Hochschule Berlin’de makine mühendisliği alanında çalışmaya yöneltti. Fritz von Opel (evet Opel markasının babası olan adam) öncülüğünde yapılan OpelRAK yakıtlı roket çalışmaları 1929’daki Büyük Buhran’a kadar o büyüleyici gürültüsü ile insanların özellikle de Von Braun’ın içini titretiyordu diyebilirim. Kim bilir belki de bu Von Braun’ı Spaceflight Society ( Verein für Raumschiffahrt or VfR) olarak bilinen model roketçilik kulübüne katılmaya iten etmen oldu.

Üniversite zarfında roketlerle deneyler yapmaya başladı. Onların potansiyellerini sadece silah olarak değil aynı zamanda kozmosu keşfetmeye yönelik araçlar olarak tasavvur etti. Eksik olduğu fizik ve matematik uzmanlığını da Berlin Friedrich-Wilhelm Üniversitesi’de kazandığı doktora sürecinde tamamlayarak roket mekaniği konusunda çalışmalar yapmaya başladı.
Malum I. Dünya Savaşı sonrasında silah geliştirme çalışmaları Versailles Antlaşması’ndaki maddelerle engellenen Almanya, Tarihçi Norman Davies’e göre “ilginç bir dikkatsizlik” olarak tanımlanan bir hata sayesinde roketler tam manasıyla silah sayılmıyordu. Gerçi tanklar, uçaklar, kimyasal silahlar da acaba bu “ilginç dikkatsizliğe” dahil miydi o da şüpheli. Sonuçta Almanya her materyali bir yıkıcı güç olarak üretmeye çalıştığı için roketlere de aynı görevi biçti. Ve çalışmaları ile göz dolduran Dr. Von Braun Almanya Ordusunda roket bilimcisi olarak çalışma teklifi aldı.

Von Braun Alman askeri heyetine sunum yaparken
İşte tam olarak bu dönemde Von Braun kendisini bilimsel ve ahlaki bir açmazın ortasında buldu. Nazi Almanyası tarafından Müttefik şehirlere saldırmak için kullanılan yıkıcı bir silah olan V-2 roketini geliştirmekle görevlendirildi. Roket mühendisliğindeki hüneri yadsınamazdı ama savaş çabalarındaki suç ortaklığı hayatı boyunca peşini bırakmayan etik soruları gündeme getirdi. Von Braun’un 1930’ların sonlarında ve 1940’ların başlarında Nazi rejimine karşı tutumu da karmakarışık bir yumak diyebiliriz.
1937’de üye olduğu Nazi Partisine aidatlarını düzenli ödemekten başka bir fayda sağlamamış gibi görünse de, Nazilerin Birinci Dünya Savaşı sonrası ekonomik etkilerden kurtulma vaadinden etkilendiğini, vatanseverlik duygularının arttığını söyledi. 1952 tarihli bir anı makalesinde, o dönemde “totaliterlik altında nispeten oldukça iyi durumda olduğunu” yazan adam aynı zamanda “Bizim için Hitler’, Charlie Chaplin bıyıklı kendini beğenmiş bir aptaldan başka bir şey değil” dedi ve “tamamen vicdansız, kendini tek tanrı sanan tanrısız bir adam olan başka bir Napolyon” olarak tanımladı.

Amerika’daki yargılamalarda Himmler’in arkasında duran bir fotoğrafı kendisinde gösterildiğinde Von Braun, SS üniformasını yalnızca bir kez giydiğini iddia etti. Ancak 2002’de Peenemünde’deki eski bir SS subayı BBC’ye Von Braun’un resmi ziyaretlerde düzenli olarak SS üniforması giydiğini söyledi. Untersturmführer (İkinci teğmen) olarak başladığı SS üyeliği süresinde Himmler tarafından üç kez terfi ettirildiğini; son kez Haziran 1943’te Sturmbannführer (Binbaşı) olduğunu da ekledi. Ancak, yine aynı Von Braun, savaşın en zorlu günlerinde, 1944’te gözaltına alındı ve Stettin’deki bir Gestapo hücresinde kurtarılana kadar hiçbir açıklama yapılmaksızın tutuklu bekledi, ta ki birileri Hitler’i Von Braun’suz roket projeleri olmaz diye ikna edene kadar.

Dünyanın ilk roket uçağı Heinkel He 176
Tabi şu yadsınamaz ki II. Dünya Savaşı boyunca Nazilerin fonlaması pek çok gelişmeye de öncülük etmiş oldu. Herbert von Braun’ın 1960’laa kadar gizli olarak sınıflandırılan “Sıvı Yakıtlı Roket Sorununun Yapımı, Teorik ve Deneysel Çözüm” isimli makalesi, sıvı yakıt teknolojisi ile ilgili çalışmaları ve çapraşık siyasal ilişkileri 1940’lara gelirken, onu Londra’yı yerle bir eden V-2 roketlerinin, Heinkel He 176 roket uçağının yaratıcısı yaptı.
Madalyonun diğer yüzünde ise, Von Braun’un V-2’leri teknolojisinin ihtişamından çok yaşattığı ölümlerle konuşturdu. Ancak bu düştüğü yerlerde yaşattığı yıkımdan dolayı değildi: V-2 roketlerini yaparken ölenlerin sayısı, silah olarak ölenlerin sayısından daha fazlaydı. Nazilerin iğrenç toplama kampları, 1943’den sonra bu projeleri üretecek ucuz işçiler yarattı. Seneler sonra bile Von Braun’un tüm bu ölümlerin farkında olmasına rağmen tepkisiz kaldığına dair iddialar ortaya atıldı.
Ataş (Paperclip) Operasyonu
İkinci Dünya Savaşı’nın son günlerinde Sovyetlerin hızlı ilerlemesi, Almanlar için yenilginin çok yakın olduğunu düşünmelerine neden oldu. Bu durumda Von Braun ve ekibi bir seçimle karşı karşıya kaldı. Her ikisi de roket konusundaki uzmanlıklarından yararlanmak isteyen iki uçtan birisine teslim olmak: Amerikalılara veya Sovyetlere. Ataş Operasyonu kapsamında Amerikan İstihbaratı tarafından Von Braun ve birçok meslektaşı aranmaktaydı. Savaş kötüye gittikçe V-2 roketlerini geliştiren ekip Avusturya’ya doğru yer değiştirmeye başladı.
Artık Sovyetler Berlin’e dayandığında geriye tek seçenek teslim olmak kalmıştı. Von Braun ve ekibi, Sovyetlerin tutuklulara pek de iyi davranmadıklarını duyduklarında, en mantıklı hareketin Amerikanlara teslim olmak olduğuna karar vermişti. Ancak, Alman genelkurmayı, roket teknolojisi Amerikanların eline geçmesin diye, çoktan V-2 projesinde çalışan herkesin gazlanarak yok edilmesi emrini vermişti. Bu durumlar içerisinde, Herbert von Braun, aralarında kardeşi Magnus ve Dornberger’in de bulunduğu mühendislik ekibinin birkaç üyesi ile beraber Avusturya’ya ulaştı.
2 Mayıs 1945’te, devriye yapan, bisikletli bir Amerikan askerine genç bir Alman yaklaştı ve kırık bir İngilizceyle şunları söyledi: “Benim adım Magnus von Braun. Kardeşim V-2’yi icat etti. Teslim olmak istiyoruz.”.

Von Braun teslim olduktan bir süre sonra.
Von Braun, Kransberg Kalesi’ndeki “Dustbin” sorgulama merkezinde kısa süreliğine gözaltına alındı. Nazi Almanyası’nın ekonomik, bilimsel ve teknolojik sektörlerinin seçkinlerinin sorgulandığı bu merkezden Amerika’nın Ataş Operasyonu ile Amerika’ya getirildi.
Amerika’ya getirilmeleri beraberinde bir ton tartışmayı da getirdi. Yine de Von Braun, tüm diğer Alman arkadaşları gibi sadakat yemini ederek ABD Ordusunun roket programının bir ferdi haline geldi.
Amerikan Rüyası (?)
Von Braun’un Teksas’ın hemen kuzeyindeki büyük bir Ordu tesisi olan Fort Bliss’teki yeni evinde ilk günleri cehennem kampı gibi bir şeydi denebilir. Ne de olsa Amerika kafayı Atom Bombası ile bozmuşken, kim roketlere bütçe ayırırdı. Peenemünde’de emrinde onlarca mühendis, yüzlerce tekniker ve binlerce “kölesi” olan Von Braun, Fort Bliss’de ordu binbaşısı olan 26 yaşındaki “sivilceli” Jim Hamill’in emrindeydi. Laboratuvarı hiçbir zaman programlarına devam etmek için yeterli parayı bulamadı. Çoğunlukla, ordudaki mühendisleri roket geliştirmekle ve ele geçirilen V-2’leri yenilemekle meşgul olan Von Braun, nerdeyse ordunun ayrılmaz bir parçası haline geldi. Öyle ki askeri eskort olmaksızın adımını dışarı atamayan bu ekip kendilerine Barış Tutsakları lakabını bile taktı.
Kore savaşı ile beraber 5 senedir yaşadıkları yuvalarından Huntsville’ye transfer edilen bu ekip önlerindeki 20 senede burada gerçek manada neler yapabileceklerinin haberinde bile değillerdi. Bence Amerika’nın kendisi bile bunun farkında değildi.

Redstone roketlerinin önünde
Çünkü 60’lara kadar kafayı nükleerle bozmuş Amerikan’lar, 1920’de daha bir genç öğrenci iken, Auguste Piccard’a “Ben bir ara Aya ziyarete gitmeyi planlıyorum” diyen adama V-2’nin teknolojisini kullanan, Redstone roketini yapma görevini verdi. Ama Redstone roketi onun için dönüm noktası oldu.
Uzay yarışı
V-2 teknolojik değişimin kuantum sıçramasıydı. Ay’a V-2 teknolojisini kullanarak gittik ama bu, bazıları özellikle korkunç olanlar da dahil olmak üzere çok büyük kaynaklarla geliştirilen bir teknolojiydi. Nazilerin bu roketleri üretmek için köle emeği kullanması nedeniyle V-2 programı yaşam açısından oldukça pahalıydı.
— Doug Millard
1960’lar von Braun’un kariyerinin zirvesiydi. Kendisi, Başkan John F. Kennedy’nin on yılın sonundan önce insanları Ay’a indirme yönündeki cüretkar hedefine ulaşmayı amaçlayan NASA’nın Apollo programının arkasındaki itici güçtü. Von Braun’un vizyonu ve sarsılmaz kararlılığı bu hayalin gerçeğe dönüşmesinde etkili oldu.

Ordu Balistik Füze Ajansı Geliştirme Operasyonları Bölümü yöneticiliğine yükselen Von Braun, ekibiyle birlikte, değiştirilmiş bir Redstone roketi olan Jüpiter-C’yi geliştirdi. Jüpiter- C, Van Allen kuşağına dokunan ilk roket oldu ve bu, Amerika’nın uzay programının fitilini ateşledi.
Öncesinde ABD Donanması, Amerikan uydularını yörüngeye kaldırmak için bir roket inşa etmekle görevlendirilmişti, ancak ortaya çıkan Vanguard roket fırlatma sistemi güvenilmezdi. 1957’de Sovyetlere ait Sputnik 1’in fırlatılmasıyla birlikte, Amerika Birleşik Devletleri’nde Uzay Yarışı’nda Sovyetler Birliği’nin gerisinde kaldığına dair bir inanç arttı. Von Braun ilk olarak 1953’te Redstone Füzesinin başarılı fırlatılmasının ardından bu roketlerin geliştirilmesi için donanma ile beraber çalışmayı önermiş, ancak o zaman reddedilmişti. Ancak yumurta kapıya dayanan Amerikalı yetkililer von Braun ve Alman ekibinin füzelerle ilgili deneyimlerini bir yörünge fırlatma aracı oluşturmak için kullanmayı seçtiler. 1958’de bu çalışmaların ordu ve donanmadan ayrılması kararı alındığı için 29 Temmuz 1958’de NASA kuruldu ve von Braun NASA’nın ilk direktörü oldu.
Apollo 11’in 1969’daki başarılı Ay’a inişi büyük bir başarıydı ama aynı zamanda bir dönüm noktasıydı. Ay’ın fethedilmesiyle von Braun, Mars ve ötesine yapılacak görevleri savunarak gelecekteki uzay araştırmalarının hayalini kurmaya devam etti. Ancak Amerikalı yetkililer gözünde görev tamamdı. Uzay savaşı Amerika’nın üstünlüğü ile tamamlanmıştı. Apollo programının kesilmesiyle ilgili bir dizi çatışmadan sonra ve ciddi bütçe kısıtlamalarıyla karşı karşıya kalan von Braun, 26 Mayıs 1972’de NASA’dan emekli oldu. Emekliliğinin ilk senesinde böbrek kanseri teşhisi konulan von Braun, Ulusal Mühendislik Bilim Madalyası’na layık görüldüğünde hastanede ölüm döşeğindeydi. 16 Haziran 1977’deki vefatına kadar başarılarla dolu bir hayat yaşadı.
Eski ve Etik Sorular
Wernher von Braun’un mirasının değeri de etik sorunların varlığı da birbirinden ayrı değerlendirilemeyecek kadar karışık. Uzay araştırmalarına olan katkıları ölçülemez, ancak Nazi Almanyası ile olan ilişkisi ve V-2 roketinin bir savaş silahı olarak kullanılması ile sonsuza kadar gölgede kalmıştır. Amerika’da öncülüğünü yaptığı Apollo projesindeki başarısı, hayatı boyunca işini çevreleyen etik soruların gölgesinde kaldı.
Sonuçta von Braun karmaşık bir figür, yıldızlara ilişkin görüşleri zamanının sert gerçekleriyle çatışan parlak bir bilim adamı olarak kaldı. Onun yolculuğu, insan başarısının ikili doğasını hatırlatıyor: büyüklük potansiyeli ve buna sıklıkla eşlik eden etik ikilemler.

Bence bugün aya baktığımızda, Wernher von Braun’u hatırlamalıyız: insan yaratıcılığının gücü, bunun yol açabileceği ahlaki ikilemler ve hepsinden önemlisi bizi kozmosun daha da derinlerine sürükleyen, bilgiye karşı bastırılamaz açlığımız.